osmanlı tıbbında safranın yeri

Bugün Türkiye’de sadece Safranbolu ilçesi ve köylerinde yetiştirilmekte olan safran, Osmanlı devrinde
de önemli bir ilaç, baharat ve boya bitkisi olarak kullanılmış; hatta Osmanlı padişahlarının kuvvet
macunu terkiplerinde de yer almıştır.

Safran, Türkçe tıp yazmalarında za’ferân şeklinde geçmektedir. On dördüncü yüzyılda İshak bin
Murad›ın yazdığı Edviye-i Müfrede’de safrandan şöyle bahsedilmektedir:“Safran sıcaktır, kurudur.
Gönle ferahlık getirir ve mideye kuvvet verir. Dalak, bağır ve böbrek ağrısına iyidir. Soğuktan
kaynaklanan bel ağrısını giderir. Cinsel gücü artırır. Yüz rengini hoş eder. Göze cila ve yüreğe kuvvet
verir. Uyku getirir. İdrar yollarını açar. Fazlası baş ağrısı yapar. Şaraba katılıp içilirse hemen sarhoş eder.
Safran Yağı sıcak ve yaştır, sinirleri yumuşatır.” Aynı yüzyılda Farsçadan Türkçeye çevrilen Tabiatname’de
ise “Sıfat-ı Za’feran” başlıklı bölümde safranın mizacının sıcak olduğu, yüreği ve beyni güçlendirdiği
ifade edilmektedir. On dördüncü veya on beşinci yüzyılda yazıldığı anlaşılan ve bir kopyası Taşkent
El-Biruni Şarkşinaslık Kütüphanesi›ne kayıtlı diğer bir Türkçe tıp yazması olan Ebvâb-ı Şifâ’ya göre ise
safran puhteç (üzüm şırası ve kuzu etinin kaynatıldıktan sonra süzülmüş suyu) ile birlikte içilirse göz
yaşarmasını engeller, göze düşen ağı giderir ve unutkanlığı önler. Tarçınla birlikte kullanıldığı takdirde
ise yürekteki soğukluğu giderir.

On beşinci yüzyılda yazılmış; ancak yazarı belli olmayan Kitabü’l-Mühimmat adlı eserde göz ağrısına
karşı süt ile ezilmiş safranın göze damlatılması önerilmektedir.Tabip İbn-i Şerif’in aynı yüzyılda
istinsah edilmiş Yâdigâr adlı eserinde ise safranla hazırlanmış bir kursun [tablet] baş ağrılarını
giderdiği; yine safranla hazırlanmış bir şerbetin de diş ağrısı, kuluç, mide soğukluğu, bel tutulması
ve soğuktan gelen hastalıklara şifa verdiği belirtilmektedir. Eserde, şu iki formülün göz ağrısı ve
burun cerahatine karşı kullanımı tavsiye edilmektedir:“Sekiz dirhem mamişa ve anzerut, iki dirhem
za’feran, bir dirhem kesira ve yarım dirhem afyon yumuşak şekilde dövülüp elenir. Sonra yağmur
suyuyla karıştırılır, kadın sütü veya yumurta ağıyla ezilip günde üç kez göze sürülür. Burunda cerahat
olursa sabunla yıkanmalı; topalak, za’feran, mürr-i mekki, mazu, şeb ve zırnih birlikte dövülüp
elenmeli ve bunları bir yere toplayıp buruna üfürmelidir.”

On altıncı yüzyılda kaleme alındığı bilinen Kemâliyye’de ise safranı çok tüketmenin baş ağrısına neden
olacağından bahsedilmiş; safran, çörek otu, zencefil, karanfil ve ceviz içeren bir macun karışımının
idrar kaçırma rahatsızlığına iyi geleceği bilgisi verilmiştir. Cinsel gücü artırmak amacıyla tavsiye edilen
nohut macunu adlı terkibin içinde de yine safran yer almaktadır.
On yedinci yüzyılda yaşamış Salih bin Nasrullah, Gâyetü’l-Beyan fi Tedbir-i Bedeni’l-İnsan adlı eserinde
safranın ikinci derecede sıcak ve birinci derecede kuru tabiatlı olduğunu; uyutucu özellik gösterdiğini
ve kalbe kuvvet verdiğini belirtmiştir. Göze çekildiğinde ise gözü parlattığını, ayrıca âdet söktürücü
etki gösterdiğini ve iştahı kestiğini ifade etmiştir. Derviş Mehmed’in XVIII. yüzyıl sonu tıp bilgilerini
yansıtan dühn [tıbbi yağ] terkipleri hakkındaki risalesinde 20’şer dirhemlik kâfur, za’feran ve kırmızı
sandal terkibi yer almakta ise de bu karışımın ne amaçla kullandığından bahsedilmemiştir.

SONUÇ

Tarihi kaynakların incelenmesi ile safranın tıbbi kullanımı konusunda unutulmuş birçok folklorik tıp
bilgisi gün ışığına çıkarılmıştır. Bu bitkinin hem Ortadoğu hem de Doğu’da yaklaşık dört bin yıl boyunca
önemli bir tıbbi kullanım alanına sahip olduğu ve tarih boyunca 90’ın üzerinde tıbbi rahatsızlığın
tedavisinde kullanıldığı tespit edilmiştir. Günümüzde eczanede satışı yapılan safran ürünlerinin yok
denecek kadar az olması ve bitkinin kültüre alma işlemlerinin kısıtlı olması; bitkinin sahip olduğu
tıbbi değer ile önemli bir çelişki oluşturmaktadır. Tarih boyunca yüzlerce şifalı karışımın terkibine
girdiği belirlenen safran hakkındaki folklorik tıp bilgilerinin, bitkisel tıp anlayışının yeniden canlandığı
günümüzde yeni ilaçların geliştirilmesine ışık tutacağı düşünülmektedir.

BİLGİ VE TEŞEKKÜR: Bu çalışma 25-28 Mayıs 2014 tarihleri arasında Kayseri’de düzenlenen XI. Türk
Eczacılık Tarihi Toplantısı’nda sunulmuştur. Yazarlar makalede yararlanılan Rusça kaynaklara erişim
konusundaki yardımları nedeniyle Prof. Dr. Nazım Paşayev’e teşekkür ederler.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz