İnsan neden kanser olur ?

353
sence neden kanser oldun

İnsan neden kanser olur ?

Bu bölümde neden kanser olduğumuzu ve neden kanser vakaları’nın birden arttığını izah etmeye çalışacağım. Ayrıca vücudumuzun kendi kendini iyileştirmesi için önemli olan çevremizde ve hayatımızda kanser başlangıcını tetikleyen etkenlerden bahsedeceğim. Tüm kanser vakaları’nın neredeyse yüzde 95 kadar bir kısmı diyet, yaşam tarzı ve çevresel faktörlere bağlıdır.

Acı gerçek şudur

Kanser bir endüstridir ve kanser endüstrisi kansere nelerin sebep olduğunu bilir fakat kanseri önlemek ve yok etmek yolunda ciddi bir çaba harcamamaktadır.Kansere etken olan sebepler ve bunlardan arınma yolunda hiçbir bilgilendirme yapmamaktadır. Kanser endüstrisi sadece hastalık belirtilerini ortadan kaldırmaya yönelimlidir ve hastanın sorunlarını kısa vadede çözmek için çalışır. Çünkü ortada dönen büyük para buradadır. Halbuki kanser hastası kendini eğiterek ve edinilen bilgi ile harekete geçerek kansere etken olan çoğu şeyi tanımlayabilir ve elimine edebilir.

Bir hastaya kanser teşhisi konulduktan sonra istisnasız her hastanın aklına gelen soru “Neden ben?” sorusudur. Neden bu başıma geldi? Ne oldu da kanser oldum? Bunlar hep tekrarlanan sorulardır. Kanserin oluşması uzun bir süreç gerektirir. Kanserin oluşması için elverişli zemin sağlığı kötü etkileyen bir çok faktörün bu uzun süreç içerisinde vücudun bağışıklık sistemini kırması ve vücudu zayıf kılmasıyla vuku bulur.  Eğer kanser olduysanız sunu bilmelisiniz ki yaşam stiliniz sizi olduruyor. Bu sizi kotu hissetmeniz için söylediğim bir şey değil, sadece hayatınızdaki kotu etkenleri ortadan kaldıra bileceğiniz bilmeniz, kendinizi güçlü hissetmeniz için söylediğim bir şey. Kansere yol açan etkenlerin çoğu hayatınızdan çıkarılabilir ve kanserin tekrar geri gelmesi yada kanserden ölme olasılığınız buyuk bir ölçüde azaltılabilir, ve bu sadece senin seçimlerin ile olabilir. Senin seçimlerin her şeyi değiştirebilir!

Kanserin binlerce yıldır insanların başına bela olduğunu biliyoruz çünkü araştırmacılar birden fazla mumya üzerinde kanser izleri buldular. Ama ilginç ve kayda değer olan kanser vakalarının sanayi evriminden sonra patlamasıdır. Eğer bugünkü hayatımıza bakarsak özellikle batı ülkelerindeki yaşam tarzının atalarımızın yaşam tarzından çok farklı olduğunu biliriz. Beslenmemiz, günlük yaşam stresi gibi faktörlerin eski zamanlardan çok farklı olduğunu biliriz. Çalışma dünyamız, boş zamanlarımızı nasıl değerlendirdiğimiz, eğlenmek için yaptıklarımız, hepsi bizden önceki atalarımızın yaşadığı hayatlardan çok farklıdır. Çoğu insan için kanser olmalarının nedeni sadece bir şeye bağlı değildir. Ortada kanseri tetikleyen ve ortaya çıkartan bir etken olabilir fakat muhtemelen kanserin gelişmesine ön açan birden fazla etken vardır.

Yıllar önce Japonyadaki sigara tiryakilerinin Amerikadaki sigara tiryakilerine oranla kansere yakalanma oranının yedi kat düşük olduğunu bulan bir araştırma yayınlandı. Neden? Bunun iki açıklaması var. Birincisi Japonların diyet ve yaşam tarzları daha sağlıklı ve daha koruyucu nitelikte idi. Diğer neden ise Japonyada satılan sigaraların içerisinde daha az miktarda zehirli katkı maddeleri olması idi. Daha sağlıklı bir diyet, sağlıklı bir yaşam tarzı ve daha az zehire tatbik olmak daha az kanser vakası demekti.

Sağlığın temel olarak üç ilkesi vardır. Birincisi diyet ve yaşam tarzı, ikincisi çevremiz, üçüncüsü ise strestir. Bunlar genel kategorilerdir. Birazdan daha derinlemesine ineceğiz fakat bu üçünün kanser ve kanser gibi hastalıkların en temel üç nedeni olduğunu bilmemiz gerekir.

Hastalıklar ise iki türlüdür. Yayılma yoluyla geçen hastalıklar. Bu hastalıklar virus, bakteri, parazit yada kızamık, uçuk, sıtma ve grip gibi patojenle geçen hastalıklardır. Yayılma yoluyla geçen hastalıklar aynı zamanda sefalet hastalıkları olarak da bilinirler. Yaşam kalitesinin düşük olduğu üçüncü dünya ülkelerinde bu tür hastalıklar bu günümüzde bile en büyük ölüm sebeplerindendir. Bunun nedeni de halkların hijyenin önemi hakkında eğitilmemiş olması ve sanitasyon konusuna yeterince eğilinmediği yada imkanların olmadığındandır. Bu üçüncü dünya ülkelerinde insanlar kirli yiyecekler yemekte ve virus, bakteri veya patojenle dolu kirli sulardan içmektedirler.

1900 lu yıllarda  Amerika Birleşik Devletlerinde bu tür salgın hastalıklar tüm ölüm vakalarının üçte birinden fazlasında ana etken faktör idi. Salgın hastalıklardan ölenlerin çoğu da 5 yaş altı çocuklardı. Bugün ise salgın hastalıklardan kaynaklanan ölüm oranı yüzde 5’in altına düşmüştür.  Bu da gösteriyor ki uzun yıllar sürecinde salgın hastalıklar ile mücadele konusunda güzel gelişmeler yaşadık ve bunda en büyük etken de sanitasyon ve hijyendir. Yiyeceklerimizi yıkamamız, ellerimizi yıkamamamız, şebeke suyunun arıtılması ve yiyecek hazırlanmasında diğer hijyen düzenlemeler gibi basit adımlar önleyici olmuştur.

Diğer hastalık tipi ise kronik hastalıklardır. Kronik hastalık, diğer bir deyişle Batıl hastalıklar yada Varlık hastalıkları olarak da geçebilir.

Kronik hastalıklara Batıl hastalık denmesinin bir nedeni bu hastalıklar tanınmaya başlayınca bu hastalıkların sadece gelişmiş batıl ülkelerde ortaya çıktığı gözlemidir. Kronik hastalıklar kalp hastalıkları, diyabetik, MS hastalığı ve birçok bağışıklık sistemi hastalıklarıdır.

Çoğu kanser aynı şekilde Batıl hastalık olarak değerlendirilebilir. Kanser üzerine araştırmalar yapan uluslararası araştırma kurumlarına göre tüm kanser vakalarının sadece 18-20% gibi bir kısmı enfeksiyon kapma yoluyla gelişir.

Bu enfeksiyonlar Hepatit B & C , HIV , HPV , Epstein Barr , T-cell limpotropic virus gibi viral enfeksiyonlar olabilir. Öpüşme, cinsel ilişki, enjeksiyon, kan transfüzyonu, organ transplantasyonu veya virus tasiyan insanların yediği yiyecek, içecek yada diş fırçasını ortak kullanma yoluyla geçebilir. Bazı virüsler ise anneden bebeğe doğum esnasında yada emzirme sürecinde geçebilir.

Epstein Barr virüsünün kansere yol açtığı 1958 yılında Dr. Dennis Burkit tarafından keşfedildi. Bu virüsün Hodgkins, non-Hodgkins , T-Cell Lenfoma, nazofaringeal ve bazı mide kanser türlerine yol açtığı daha sonradan keşfedildi. Tüm insanların yüzde 95 gibi bir yüzdesinin Epstein Barr yani EBV virüsü ile hayatları boyunca en az bir kere enfekte olduğu tahmin ediliyor.

Eğer çocukların yada bebeklerin neden kanser olduğunu merak ederseniz size bir örnek vereyim. ALL, yani en sıklıkla görülen çocuk lösemisi, geçenlerde yayınlanan bir araştırma ile anlaşıldı ki Congenital Cytomegalovirus yada kısa adıyla CMV diye bilinen virus ile tetiklenmektedir. Bu virüs herpes yani uçuk gibi bir virüstür ve anneden çocuğa doğum esnasında geçebilmektedir. CMV virüsü enfeksiyonu geçirmiş çocukların 2 ve 6 yas arasında ALL tipi lösemiye yakalanma riskinin 4 ile 6 kat fazla olduğu tahmin edilmektedir. Tüm insanların yüzde 80 gibi bir büyük bir yüzdesi CMV virüsünü taşımaktadır.

Bazı viral enfeksiyonlar kaçınılmazdır. Fakat birden fazla partner ile cinsel ilişki, enjeksiyon ile uyuşturucu kullanımı gibi viral enfeksiyon riskinin yüksek olduğu durumlarda kanser riskinin arttığı bilinmektedir. Fakat viral enfeksiyondan ödümüzün kopmasına da gerek yoktur. Çünkü her viral enfeksiyon geçiren insan kanser olacak diye bir şey yoktur. Bağışıklık sisteminiz kuvvetli olduğu sürece bir risk yoktur. Fakat enfeksiyon ile geçen virus vücutta uzun süre etkisiz bir şekilde durabilir ve bağışıklık sisteminin zayıf olduğu bir zamanı bekleyip atağa geçebilir. Bu yüzden bağışıklık sisteminizi kuvvetli yahut zayıf kılacak ve sizin kontrol edebileceğiniz diyet, yaşam tarzı, çevresel faktörler ve stres çok önem arz etmektedir.Sağlıklı bir vücut tehlike arz edebilecek virüs ve diğer yabancı maddeleri kontrol altında tutar.

Listemizde bir virüs var ki tamamen engellenebilir. Bu bovine lösemi virüsüdür. Bu virüs kanser yapıcıdır ve inek sütü ile etinde bulunur.  2007 yılında Amerikada yapılan bir araştırmada küçük süt üretim tesislerinin yüzde 80’ninde büyük süt üretim tesislerinin ise tamamında Bovine virüsünün  olduğu tespit edilmiştir. Sütün pastorize edilmesi bu virüsü saf dışı bırakabilir fakat virüs az pişmiş etin tüketilmesiyle de insanlara geçebilir. Yine 2003 yılında yapılan bir çalışma test edilen yüz kişiden 74 kişinin Bovine lösemi virüsü ile enfekte olduğunu göstermiştir. Şimdi burası daha ilginç bir hal alıyor:  2015 yılında araştırmacılar göğüs kanseri olan hastalardan göğüs dokusu alıyor ve dokuda bovine lösemi virüsü olup olmadığını inceliyorlar.

Bu araştırma sonuçlarına göre BLV virüsü ile göğüs kanseri arasında yüksek bir korelasyon bulunmuştur. İncelenen göğüs kanseri hastalarından en az yüzde 37 sinin BLV virüsüne tabi kaldığını ve kanser oluşmasının bu virüs ile tetiklendiği tahmin edilmiştir.  Bu da demektir ki sadece Amerikada göğüs kanseri vakalarından en az üçte birinin, yani yılda 80 bin göğüs kanserinin olması gerekenden daha az pişirilmiş et tüketilmesi yoluyla geliştiği ortaya çıkarılabilir.

Pylori ismindeki bakterinin enflamasyon, ülser ve mide kanseri oluşumuna yol açtığı bilinmektedir. Bu bakteri enfeksiyonun ve mide kanserinin en yoğun olduğu yerler gelişmemiş, üçüncü dünya ülkeleridir. Bunun nedeni yine sanitasyon ve hijyendir. H. Pylori virüsü işlenmiş et ürünlerinde olan nitrati midemizde kansere neden olan bileşimlere çevirmektedir.

Batıl ülkelerde başı çeken kanserler akciğer kanseri, bağırsak kanseri, göğüs kanseri ve prostat kanseridir. Şimdi Japonya örneğine geri dönelim. 1955 yılında Japonyada pankreas kanseri, lösemi ve lenfomadan dolayı ölüm oranı Amerikaya kıyasla 3-4 kat azdı. Aynı şekilde bağırsak, prostat, göğüs ve rahim kanserleri 5 ile 10 kat daha azdı. Bu kıyaslama o tarihlerde Japonların günlük diyetinin en fazla yüzde 5 gibi küçük bir kısmının hayvansal gıdalardan olduğunu düşündüğümüz zaman oldukça ilginç bir tablo çıkmaktadır.

Japonyadan verdiğimiz örnek anormal bir durum değildir. Dünya üzerinde Amerika, Kanada, Avrupa gibi kanser oranlarının çok olduğu ülkelere kıyasla bitkisel ağırlıklı beslenen ve kanser oranlarının düşük olduğu bir çok ülke vardır. Hatta globocan web adresine giderek aşağıdaki haritada gösterildiği gibi dünyanın hangi bölgesinde ne tür ve ne sıklıkla kanser olduğunu görebilirsiniz. Burada sizi saşırtabilecek bir ülke Meksika. Meksika da Amerikaya göre neredeyse yarı yarıya kanser vakası olmaktadır. Buradaki veriler incelenirse dünya üzerinde en az onlarca ülkede Amerikadaki kanser oranından daha az kanser vakası olduğu gözlemlenmiştir.

Özellikle belirli coğrafyalarda kanser oranı daha da azdır. Mesela Afrikada en az 20 ülkede bağırsak kanserinin Amerika rakamlarından en az beş kat az olduğu gözlemlenmiştir. Mozambik örnek alınırsa bu rakamın 25 kat daha düşük olduğu görülür. Bu ülkelerde yaşayanların genetik bir avantajları yoktur. Farklı olan diyet ve yaşam tarzlarından gelen avantajlardır. Bu insanlar yaşamlarını bizlerden daha farklı ikamet etmekte ve vücutlarını koruyucu nitelikte yiyecekler yemektedirler. Ayrıca sağlıklarını tehlikeye atacak çoğu şeyden uzak durmaktadırlar. Aradaki en büyük fark buradadır.

Bir insanın sağlığını koruması için iki şeyi aynı anda yapması gerekir. Sağlık vücuda zararlı olacak şeylerden uzak durmayı ve vücuda yararlı olacak şeyleri sağlamayı gerektirir. Bunlar vücudun kendi kendini tamir edip yenilemesi ve detoks etmesi için ihtiyacı olan yakıtı ve yapı malzemelerini temin etmektir.

Kahraman olarak önemsediğim bilim adamlarından birisi Dr. Dennis Burkitt’dir. Dr. Burkitt ikinci dünya savaşından sonra 1950 ve 1960lı yıllarda Afrikadaki hastanelerde çalışmıs İrlanda kökenli bir cerrahtır. Afrikada geçirdiği zaman içinde Dr. Burkitt Amerika, Avrupa ve diğer gelişmiş ülkelerde oldukça yaygın olan hastalıkların Afrikanın kırsal bölgelerinde neredeyse hiç görülmediğini gözlemiştir. Bağırsak kanseri, Crohn hastalığı, kalp hastalıkları, basur, kolit, diyabetik ve daha nice kanser hastalıkları bu coğrafyada neredeyse yok derece azdı.

Bu gözlem Dr. Burkitt’i sadece Afrika ülkeleri değil diğer ülkeleri de analiz etmeye teşvik etti. Dr. Burkitt kanser, kalp hastalığı gibi Batıl ülke hastalıklarının neden bazı ülkelerde az olduğunu araştırmaya başladı. Kırsal Afrikayı incelediğinde Afrikalıların fiber yani lif oranı yüksek yiyecek yediğini gözlemledi ve yüksek oranda fiberin bağırsak kanserine karşı koruyucu olduğu hipotezini geliştirdi. Dr. Burkitt’in bu araştırması 1970lı yıllarda diyet fiberinin önem kazanmasına yol açtı. Fakat bugün biliyoruz ki farkı yaratan sadece fiber değildi. İşin içerisinde başka bir şey vardı. Daha önce de söylediğim gibi fark bu insanların vücuda yararlı olan başka şeyleri yapmaları ve zararlı olan şeylerden uzak kalmalarıydı.

Peki bu insanlar tam olarak ne yapıyorlardı? Kırsal kesimdeki Afrikalılar yüksek oranda lifi yiyecekler tüketiyorlardı. Nişasta ve bitkisel ağırlıklı yiyecekleri tüketiyorlardı. Vejetaryen yada vegan değildiler. Küçük köylerde yaşıyorlardı ve işlenmemiş gıdaları tüketiyorlardı. Nişasta içeren fasülye, bezelye, mercimek, mısır, pirinç, patates ve mevsimlik meyvelerden tüketiyorlardı. Havuç, şalgam ve turp gibi köklü sebzeleri , kelem, kara lahana, hardal gibi kalın yapraklı sebzeleri tüketiyorlardı. Hayvan ürünlerine gelince bunlar çok az miktarda tüketiliyordu çünkü balık, et veya tavuk gibi soğuk muhafaza edilmesi gereken hayvansal yiyecekleri kolayca alabilecekleri bir market yoktu. Bu kırsal yerleşim bölgelerinde et ürünleri yiyebilecekleri restoranlar da yoktu.

Eğer kırsal Afrikada yaşayan biriysen ve canın et yemek istediyse bir hayvan tedarik edip senin öldürmen gerekiyordu. Bunun için iki seçeneğin vardi: ya ormanda yaşayan bir yaban hayvanı yakalayıp öldürmen gerekecekti ya da yetiştirdiğin bir evcil hayvanı kesip öldürmen gerekecekti. Eğer tavuk besliyor isen her akşam yemek için bir tavuk kesecek halin yoktu çünkü kısa sürede kesecek tavuk kalmazdı. Dolayısıyla bir hayvanı öldürmek ve besin olarak tüketmek sadece özel günlerde yapılan bir şeydi.

Genelde eğer birisi domuz yada inek gibi büyük bir hayvanı kesiyorsa bütün köy ahalisi bundan nimetleniyordu. Yabani hayvan avlamak da her gün yapılacak kolay bir şey değildi. Dolayısıyla hayvansal gıda tüketimi gerçekten az ve uzun aralıklarla olurdu. Hayvan tüketim sıklığı yaşanılan bölge ile birlikte değişmiş ve haftada bir kaç kez, ayda bir kaç kez yada senede bir kaç kez olabilirdi. Bu kırsal kesimde yaşayarak kanserden uzak bir yaşam sürmüş insanlar nişastalı sebzeleri en doğal halleri korunmuş şekilde tüketirlerdi. Ortada fast food, aparatif yada yapay gıda maddeleri bulunmamakta idi. Çok büyük miktarda fasülye, tatlı patates, özetle yüksek ölçüde nişasta, fiber ve karbonhidrat içeren, hayvansal gıdanın çok az olduğu, sentetik olmayan gıdalardan oluşan bir diyetleri vardı.

Batıl ülkelerde inanılmaz yüksek miktarda et, süt ürünleri, şeker, beyaz un, tuz ve yağ tüketilmektedir. Ayrıca yiyeceklere eklenen sentetik katkı maddeleri, koruyucu kimyasallar, renklendirici, tatlandırıcı, yiyeceğin kıvamını değistiren katkılar ve daha bir çok gereksiz ve zararlı maddeyi unutmamak lazım. Kırsal Afrikada yaşayan insanlar genetik kodu ile oynanmış mısır, kanola ve soy yağlarını  tüketmiyorlardı. Amerikada yetişen mısır, soy ve kanola bitkilerinin yüzde 90’ından çoğu GMO yani genetik yapıss ile oynanmış ürünlerdir.Eğer dikkat edip bakarsanız fast food dükkanlarından aldığınız fast food yada diğer abur cubur yiyecekler içersinde GMO olma olasılığı yüksek soya fasülyesi, mısır yağı gibi yağlar bulacaksınız. Kısacası genetik kodu ile oynanmış yiyecekler yiyoruz ve bu da farkettiğimizden büyük bir problem teşkil ediyor.

GMO ile ilgili hiçbir şey bilmiyorsanız sadece şunu bilin yeter: GMO bitkiler Roundup ismi altında satılan ve yabani otları öldürmek için kullanılan kimyasal tarım ilaçlarına karşı genetik olarak güçlendirilmiş bitkilerdir. Roundup içerisindeki ana etken madde kanserojen olduğu tahmin edilen glifosat (glyphosate) dır.44 farklı bilimsel araştırmanın ortak incelenmesi şunu göstermiştir ki glifosata maruz kalmış tarım işçilerinin non-Hodgin lenfoma hastalığına yakalanma riski iki katına çıkmaktadır çünkü bu kimyasal madde alyuvarların çalışmasını kötü yönde etkiler ve bağışıklık sistemine sekte vurur.

Fakat ne yazık ki glifosat konusunda endişelenmesi gereken kişiler sadece tarımla uğraşan kişiler değildir çünkü glifosat yıkamakla arınılacak bir şey değildir. Roundup ile ilaçlanarak güçlendirilmiş tahıllar ve sebzeler glifosati içlerine alırlar ve bu GMO gıdaların tüketilmesi ile de glifosat vücudumuza geçer. Problem  sadece GMO ürünlerin tüketilmemesi ile de bitmiyor. Çiftçiler  GMO olmayan ürünleri henüz ürün toplanmadan önce ürünü toplama işlemini hızlandırmak için glifosat ile ilaçlayıp öldürüp kuruturlar. Bu olay organik değilde geleneksel şekilde üretilen arpa, buğday, keten, kara buğday, mercimek, fasülye, mısır, patates ve daha nice tarım gıdalarını içerir. Birçok uzman cölyak hastalığı (celiac disease), glutene aşırı duyarlılık, otoimmün yani bağışıklık sistemi ile ilgili hastalıkları ve daha birçok sindirim ile ilgili hastalıklardaki artışı yüksek oranda glifosat kullanımına bağlamaktadırlar.

Kırsal Afrika’da yaşayan insanlar bizim bugün modern hayatımızda yediğimiz çoğu şeyi yemiyorlardı. Bunun için kanser, kalp hastalıkları, diyabetik ve diğer bir çok batıl hastalıklara maruz kalmıyorlardı. Sadece bu örnek o insanların diyetlerinin ve yaşam tarzlarının bizim kisinden çok daha sağlıklı olduğuna işaret eder. Sadece kırsal Afrika değil Çin, Hindistan, Orta doğu, Güneydoğu Asya ve Güney Amerika’da ulusal çapta yapılan araştırmalar gösterir ki bu bölgelerdeki diyet ve yaşam tarzları örnek alınmalıdır.

Birinci yapmamız gereken şey daha basit, işlenmemiş yiyeceklere yönelmeli ve yaraticının bizim için sunduğu nimetlerden en doğal halleriyle faydalanmaktır.

Krallar gibi yaşıyor ve sefa sürüyoruz. İlginç olan da şudur Avrupa’da egemenlik sürmüş kralların yaşam sürelerine bakarsanız çoğunun genç yaşta öldüğünü öğrenirsiniz. Zengin insanlar zengin insan hastalıklarını kaparlar. Zengin insanlar gut hastalığı, kalp ve damar hastalıkları, kanserden muzdarip olurlar çünkü bunların altında yatan ana etken diyettir. Zengin atalarımız ve sefa sürmüş krallar genelde obez idiler. Eski çağlarda obezite zenginliğin bir işareti idi ve tarihte bir zaman obez bayanlar en güzel bayanlar olarak düşünülürdü çünkü obez olmaları onların sosyoekonomik durumlarının bir göstergesiydi.

Günümüzde adeta bundan yüzyıllar önce yaşamış kralların, paşaların diyetini takip ediyoruz. Krallar her istediklerini,  istedikleri zaman yiyebildiler. Günde üç yada daha fazla öğün yediler. Her öğünde o zaman pahalı olan ve her kesimin kolaylıkla ulaşamadığı et ve peynir gibi yiyeceklerden yediler. Şeker, yağ oranı yüksek tatlılar, her türlü şarap, bira ve diğer içkiler. Tüm bunlar bugün takip ettiğimiz batıl diyetini hatırlatmıyor mu?  Gelir düzeyi ne olursa olsun kendimizi çok eski çağlardaki yaşamlarla karşılaştırdığımızda krallar gibi yediğimizi düşünebiliriz. Canımız ne isterse, istediğimiz kadar et, süt ürünleri, şeker, yağ tüketiyoruz. Olmasından gerektiğinden çok daha tüketiyoruz ama günümüzde problem daha da büyük çünkü yediğimiz gıdalar genellikle genetik kodu ile oynanmış, besin değeri olmayan, katkı maddeleri, koruyucu (preservatif), renk verici maddelerden oluşuyor. Kısacası kralların diyetini yiyoruz fakat kralların akıbetinden kötü bir akıbet bizi bekliyor.

Eğer krallar gibi yersen, en kral hastalıklar seni bekler.

Bu konunun altını özellikle çizmek istiyorum. Diyetimizi değiştirmeli ve çok daha basit, katkı maddelerinden uzak, olabildiğince doğal bir beslenme stratejisi takip etmemiz gerekiyor. Bunun için vegan, vejateryen olman yada seni tanımlayacak özel bir diyet takip etmen gerekmiyor. Sadece ve sadece kendin için daha iyi seçenekleri seçmen gerekiyor. Akıllı olan dünyadaki en sağlıklı insanları incelemek ve onları taklit etmektir. Bu insanlardan birçok şey öğrenebiliriz, değil mi? Eğer iş dünyasında başarılı olmak istersen bu yolda yürümüş başarılı olmuş insanları örnek alırsın, doğru mu? Sağlık için de aynı şeyler geçerlidir. Eğer uzun, sağlıklı, kronik hastalıklardan uzak bir hayat geçirmek istersen uzun, sağlıklı , hastalıklardan uzak hayat süren toplumları incelemeli bunların yaşantılarından güzel örnekleri almalısın.

Favori kitaplardan biri “The Blue Zones” yani Mavi Bölgelerdir. Mavi bölgeler National Geographic dergisinden Dan Buettner isimli birisinin başlattığı bir projedir. Bu proje dünya üzerinde olağanın üzerinde yaş ortalaması olan toplumları araştırmıştır. Projenin amacı bu toplumları inceleyerek uzun hayatın sırlarını ortaya çıkarmaktı. Dünya üzerinde Mavi Bölge denilen ve yaş ortalamasının 100’un üzerinde olduğu bir çok bölge tespit edildi. Bu bölgelere Japonyadaki Okinawa, İtalyadaki Sardinya adası, Yunanistandaki Ikaria adası ve Kosta Rika’da Nicoya şehridir.

Sürpriz olarak listede Amerikada da bir yer var: Los Angeles şehrine bir iki saat mesafedeki Loma Linda bölgesi. Bu bölgede yaşayan büyük bir grup “Seventh Day Adventists” denilen ve İsanın tekrar dünyaya geleceğine inanan bir kesim. Bu grup inançları gereği et ürünlerinden uzak duruyorlar. Grubun yarısı vejateryen ve yaklaşık yüzde 8 gibi bir kısım ise süt, yumurta gibi et harici hayvansal ürünlerin de yenmediği vegan diyeti takip ediyor. Mavi bölge araştırması şunu göstermiştir ki bu bölgede yaşayan erkekler Kaliforniya ortalamasının 7 yıl üzerinde bir yaş ortalamasına sahipler ve genel olarak çok daha sağlıklı ve hastalıksız bir hayat sürmekteler. Tüm bunlar daha sağlıklı bir diyet ve yaşam tarzı benimsedikleri için.

Bir diğer örnek ise Çin arastırması (China Study). Bugüne kadar diyet konusunda yapılmış ve araştırmaya dahil edilmiş insan sayısı açısından en büyük araştırmadır.  Bu araştırmada Çin’in her eyaletinden milyonlarca insanin yedikleri içtikleri kayıt altına alındı ve hastalık vakaları izlendi. Araştırmadan çıkan en kritik nokta şudur ki Çin’in kırsal kesimlerinde kanser ve kalp hastalıkları Amerikaya göre çok daha düşük ve bu bölgelerde beslenme ağırlıklı olarak bitkisel kaynaklı.Bu insanlar en fazla pirinç, sebze ve çok küçük miktarlarda et ürünleri tüketmekte. Bir başka sevdiğim kitap ise Yüz Yaşında ve Sağlıklı (Healthy at 100). Bu kitapta uzun ve sağlıklı yaşayan insanların yaşam tarzlarını inceler. Eğer bu konuda daha derin bir perspektif elde etmek isterseniz bu kitapları tavsiye ederim. Gerçekler olabildiğince basittir. Basit gerçek şudur ki yediklerimiz ve hayatımızla ilgili yaptığımız tercihler bizi sağlıklı yapar yada hastalıkların pençesine atar.

Can boğazdan gelir, can boğazdan çıkar.

Ümit ederim ki ağzımıza koyduklarımızın bizi sağlıklı yaptığını yada hastalıklara yol açtığını anlamaya yavaş yavaş başladınız. Her şeyden önce yediklerimizi düzenlememiz gerekiyor. Panik olup kanser kliniğine koşmaktansa yada hangi uyduruk tedavileri uygulayalım diye kafa patlatmaktansa her şeyden önce diyetinizi değistirmelisiniz.

Beslenme sağlık için temel yapı taşıdır.

Daha önce bahsi geçen Dr. Burkitt’e geri dönelim. Dr. Burkitt Afrikanın kırsal kesimlerinde yerleşik insanların fiber, nişasta ağırlıklı ve bitkisel gıdalar ile beslendiğini görünce bu insanların sindirim sistemlerini merak edip bunu araştırmış. Araştırmasına inceleme altına aldığı insanların ne kadar sıklıkla büyük tuvaletlerini yaptıklarını, dışkılarının ne büyüklükte olduğunu, ve yediklerinin ne kadar hızlı hazmedilip atıkların vücuttan atıldığını tespit etmeye çalışmış.

Kiminize tiksindirici gelecek ama dışkılarını tartmış ve Amerika daki ortalama dışkıya göre iki kat büyüklükte dışkı olduğunu ve dışkıların sopa gibi uzun ve katı bir dışkı değilde ineklerin dışkısı gibi yumuşak bir kıvamda olduğunu gözlemlemiş. Daha sonra gıdalarına özel bir boya koyarak gıdanın vücuda girmesinden ne kadar zaman sonra dışkı olarak atıldığını gözlemlemiş ve bu sürenin yaklaşık 30 saat olduğunu kaydetmiş. Aslında bu gözlemi evde kendiniz de yapabilirsiniz. Eğer bir öğün bol kırmızı pancar (beet) yerseniz, vücudunuz artıkları dışkı olarak attığında dışkınız pancarın rengini alıp kıpkırmızı olacaktır. Yemek yediğiniz zaman ile pancarın etkisini dışkınızda gördüğünüz arasında geçen zaman sindirim sisteminizin ne kadar hızlı çalıştığını gösterir.

Burkitt Afrikadaki insanların yediklerini yaklasık 30 saatte sindirdiklerini ve dışkı olarak çıkardıklarını tespit etmişti. Aynı testler Avrupa ve Amerika da yapıldığında bu sürenin 72 saate çıktığını gözlemledi. Yani yenilenlerin vücutta işlenmesi ve posa olarak dışarı atılması 2.5 kat daha uzun sürüyordu. Neden? Çünkü Avrupa ve Amerika gibi gelişmiş ülkelerdeki insanlar çok daha fazla et süt gibi hayvansal ürünler ve işlenmiş gıdalar tüketiyorlardı. Yüksek ölçüde nişasta ve fiber içeren gıdaların sindirilmesi çok daha kolaydı ve dolayısıyla vücuttan posa olarak dışarı çıkması çok daha hızlı oluyordu. Et, süt ürünleri, beyaz un gibi gıdalar sindirim sisteminde çok yavaş ilerler ve kabızlık yaparlar. Her gün tuvalete çıkıyor bile olsanız sindirim sisteminiz yavaş çalışıyor olabilir. Çünkü her gün dışkı çıkarsanız bile bugün çıkardığınız dışkı üç gün önce yediğiniz yemekten olabilir. Artık maddelerin vücutta uzun süre kalması hiç de iyi bir şey değildir. Eğer gerçekten dikkatinizi çekebildiysem ve kendinizi test etmek istiyorsanız kırmızı pancar deneyini yapın ve yediklerinizin sindirim sisteminden ne kadar hızlı geçtiğini gözlemleyin.

Kabızlık için en hızlı çözüm nedir?

Doğal, bitkisel ağırlıklı, yüksek miktarda fiber ve nişasta içeren gıdalara yönelmek. Eğer bunu yaparsanız ayrıca fiber takviyesi almanıza gerek kalmaz. Sadece bol bol sebze ve meyve yiyin. Bu arada Dr. Burkitt aynı gözlemi Amerika da huzur evlerinde yapmış ve buradaki yaşlılar için aynı süreyi 2 hafta olarak gözlemlemiş. İki hafta! Düşünebiliyor musunuz? Neden bu sürenin bu kadar üzerinde durduk ve neden bu sağlık için çok önemlidir? Sebebi şudur: Karaciğeriniz vücudunuzda toksinleri yani atık maddelerin, zehirlerin atılmasında etken yani detoks yapan en önemli organlardan biridir. Karaciğeriniz vücudunuzda metabolizmanızın çalışması sonucu ortaya çıkan metabolik artıkları ve diğer toksinleri sindirim sisteminize atar. Yemek yediğiniz zaman, öğütülmeyen her şey sindirim sisteminden geçer ve karaciğerden gelen öd sıvısı ile karıştırılarak dışkı olarak atılmak için bağırsaklara gönderilir. Yüksek fiberli ve nişastalı gıdalar karaciğerinizden gönderilen toksinleri tutmak konusunda çok daha iyidir ve dışkı yoluyla vücuttan atılmasına yardımcı olurlar.

Eğer diyetinizde et ve süt ağırlıklı gıdalar varsa bunların sindirilmesi ve vücuttan atılması uzun süre alır. İşte öğütemediğiniz artık maddeler öd sıvınız ile birleşir ve resmen vücudunuz içerisinde çürümeye ve daha fazla toksin oluşmasına yol açar. Dışkı içerisindeki bu toksinler mutajen yani genetik değişmeye, mutasyona sebep olan özellikler gösterirler. Bu toksinler sindirim sisteminin özellikle bağırsakların iç duvarlarını tahriş ederek kansere yol açan iltihaplanmalara ve enfeksiyonlara yol açarlar. Bu toksinler dışkı olarak atılmadıkları zaman maalesef bağırsaklardan geri emilerek kana karışırlar. Böylece içerisinden çıkılamaz, kendi kendinizi zehirlediğiniz bir döngünün içerisine girmiş olursunuz. Vücudunuz sürekli olarak toksinleri atmaya çalışacak fakat bağırsaklarınız yeterince hızlı çalışmadığı için, biriken toksinleri geri emilme yoluyla tekrar geri alacaksınız. Eğer çoğu zaman kendinizi yorgun, argın kısacası kendinizi kaka gibi hissediyorsanız bunun nedeni kakanızın tekrar vücudunuza geri dönüşüm yapmasıdır! Sebze ve meyvelerde bolca bulunan vitamin, mineral, enzim ve diğer yapı taşları sebze ve meyvenin neden bolca tüketilmesi gerektiğini izah eder.

Sebze ve meyve ağırlıklı beslenmenin diğer bir faydası ise fiber ve nişastanın vücuttan hızlı bir şekilde geçmesi ve toksinleri  sünger gibi çekerek adeta bir temizleyici görevi yapmasıdır. İlerleyen bölümlerde ne tür besinler seçmeniz konusunda daha detaylı yazacağız fakat sağlıklı beslenmenin ana ilkesi gerçekten çok basittir: olabildiğince sebze ve meyve, pişmiş veya çiğ olarak tüketilmelidir. Aynı zamanda hayvansal gıdalar ve işlenmiş gıdalar azaltılmalı yada diyetimizden tamamen çıkarılmalıdır. Ünlü Jack Lalanne şöyle demişti: Eğer bir gıda insan yapımı yani doğal değil ise, sakın o gıdayı yemeyin. (Orjinal deyiş şöyledir : if man made it, don’t eat it”.)

Bir diğer problem ise aşırı miktarda gıda tüketiyoruz. Eğer bu yazıyı okuyorsanız büyük ihtimalle yiyecek kıtlığı çekmeyen gelişmiş ülkelerden birinde yaşıyorsunuz. Sokakta yaşayan insanları saymazsak Amerika ve bunun gibi çoğu ülkede en fakir insanların bile bir günü bile yemek yemeden aç geçirmediğini biliyoruz. Dolayısıyla ortada bitmez tükenmez bir gıda stoğu var ve günlük aldığımız kalori miktarı son yüz yıl içerisinde muhteşem bir artış gösterdi. Amerika Tarim Bakanlığının yayınladığı istatistiklere göre 1909 yılında ortalama Amerikali günlük 3400 kalori tüketmişti ki bu rakam normal insanin gereksiniminin 1000-1500 kalori üstünde bir rakamdı. Günümüzde Amerikalılar yaklaşık ortalama 4000 kalori tüketmektedirler. Bu 100 yıl önce tükettiğimizden 600 kalori daha fazla. Rakamlarla da tespit edilen gereğinden fazla kalori tüketimi  neden Amerikan halkının üçte ikisinin normalin üstünde kilolu olduğunu ve üçte birinin obez olduğunu izah etmektedir.

Şimdi vücut yağ oranı üzerine konuşalım. Gıda enerjidir. En basit anlatımla yediğimiz gıda enerjiye dönüşmektedir. Gıda tüketmemizin birincil nedeni vücudumuzun ihtiyaç gördüğü enerjiyi üretmektir. Neden kilo aldığımızı anlamak için arz-talep ekonomisini anlamamız yeterlidir. Ne kadar hareketli bir yaşam tarzı sürdüğünüze bağlı olarak vücudunuz için gerekli günlük enerji belirli bir kaloriye tekabul edecektir. Kalori gıdalardan aldığınız enerji için bir ölçü birimidir. Eğer çok gıda tüketip çok enerji alırsanız ve bu enerjiyi vücudunuz kullanamazsa bu enerji vücudunuzda yağ olarak depolanacaktır ki bu aslında çok iyi bir mekanizmadır. Bundan binlerce yıl önce market, supermarket kavramları ortada yokken insanların hayatında zaman zaman kıtlık dönemleri yaşanmıştı.

Eski dönemde insanlar kendi gıda ürünlerini kendileri üretiyorlardı, besi hayvanlarını kendileri yetiştiriyorlardı ve yemek için avlanıyorlardı. Soğuk kış dönemlerinde avlanmak, ürün yetiştirmek imkansızdı. Hayvanlar kış aylarında ya göç ederler ya da kış uykusuna yatarlar. Peki yiyecek bir şeyin çok az olduğu kış aylarında insanlar ne yaparlardı. Tahmin ettiğiniz gibi insanlar besinlerin kolayca bulunduğu aylarda bol bol yiyerek kilo alırlardı. Alınan bu ek kilolar yiyeceğin daha kıt olduğu kış aylarında yakılıp kışların geçmesi sağlanırdı. Kısacası vücudumuzun yağ depolama mekanizması aslında bir hayatta kalma mekanizmasıdır.

Amerika veya diğer birçok ülkede gıda kıtlığı yok. Sonu gelmez bir gıda stoğu var ve yıl boyunca durmaksızın yiyoruz. Çoğumuz vücudumuzun gerektiğinden fazla kalori alıyor dolayısıyla ekstra kilo alıyoruz ve geçen yıllar üst üste gelerek adeta bir çığ etkisi yapıyor ve büyük bir kısmımız maalesef kilolu hatta obez oluyoruz. Peki buna neden değiniyoruz?

Obezlik kanseri tetikleyen ikinci en önemli etkendir.

Sigara kullanımı kanserin birinci etkenidir. Aşırı kilolar ve obezlik ise iki numaradır.

Taşıdığınız aşırı kilolarınız vücut için inanılmaz bir yüktür. Vücutta biriken yağlar vücudun aşırı derece hormon üretmesine neden olur. Bu hormon dengesizliği vücutta enflamasyon yapar ve kanserin başlaması  için adeta bir kıvılcım olur. Obez olan bir vücut aşırı çalışır ve yorulur. Eğer vücudumuzu bir makineye benzetirsek bu aşırı yüklenme vücutta bir denge içerisinde çalışan bir çok sistemin dengesinin bozulmasına yol açar ve vücutta tansiyon, böbrek hastalıkları, şeker gibi bir çok kronik hastalığın başlamasına ön ayak olur. Obezlik vücudu zayıflatır ve kanserin gelişmesine olanak verecek bir ortam yaratır. Hiçbir zaman aşırı kilolardan yakınmadım, fakat çok genç yaşlarda iken sigara içmiştim. Sigara kanser için birinci etken dedik ama bu sadece akciğer kanseri ile kısıtlı değil. Yapılan tıbbi araştırmalar birçok kanser çeşidi  ile sigara arasında bağlantı bulmuştur. Çünkü sigara içtiğiniz zaman kanser yapan kanserojen maddeler ciğerlerinize, ciğerlerinizden de kanınıza geçer ve oradan tüm vücudunuza yayılabilir.

Bu sizin için sürpriz bir bilgi olabilir ama sigara kullanımı bağırsak kanseri yapabilir. Benim tahminim, genç yaşında iken içtiğim sigaralar bağırsaklarımda ki kanserli hücrelerin oluşmasına sebep oldu. Sağlıklı denilmeyecek diyetim ve yaşam tarzım da bu kanserin bir alev topuna dönüşmesine etken oldu. Eğer sigara içiyorsanız şimdi bunu bırakma zamanı. Sadece ara vermekten yada elektronik sigaraya geçmekten bahsetmiyorum. Sigarayı bırakmak başlarda zor olacaktır ama sigarayla devam edersen önünde çok daha ciddi zorluklar olacağını garanti edebilirim. Yetişkin, kendisine ve sevdiklerine karşı sorumlulukları olan birisin ve bunu yapabilirsin.

Son 100 yıl içerisinde Amerikan diyeti ile ilgili başka neler değişti: aldığımız karbohidrat miktarı %4 düştü fakat tükettiğimiz karbohidratların çeşidi çok büyük bir değişiklik gösterdi. 1900lu yıllarda aldığımız karbohidratların çoğu hububat, fasulye ve patates gibi gıdalardan alınırdı. Bugün ise aldığımız karbohidratlar beyaz un, şeker, mısır şurubu, şekerli içecekler, cips, patates kızartması gibi refine yani işlenmiş gıdalardan gelmektedir. Özetle doğal yiyecekleri refine yiyeceklerle değiştirdik. Gıda için yaptığımız seçimler aldığımız fiber oranını da %10 kadar azalttı. Ama şu ilginçtir ki 1900 lu yıllarda Amerikada tüketilen fiber miktarı bile yeterli değildi. Afrika kırsalı örneğine gidersek burada yaşayanlar 100 yıl önce aldığımızdan 3 kat daha fazla fiber alıyorlar. Ayrıca 1900 lu yıllarda karşılaştırıldığında %20 daha fazla hayvansal bazlı yiyecekler yediğimizi görüyoruz ki bu vücut sağlığı için büyük bir değişikliktir.

Bir diğer bilgi ise yağ tüketimi hakkında. 100 yıl öncesine göre çoğu sıvı yağ olmak üzere %60 daha fazla yağ tüketiyoruz. Mısır, soya fasülyesi, ayçiçek ve balıktan gelen poli doymamış yağ tüketimi  %340 arttı. Zeytinyağı, fıstık, susam yağı gibi mono doymamış yağ tüketimi %70 ve tereyağı gibi hayvansal yağ tüketimi ise %20 arttı. Bununla birlikte %10 daha fazla kolesterol tüketiyoruz. Hepsi toplanınca şu görülüyorki sıvı yağlar ve hayvansal katı yağlar ile birlikte toplam yağ tüketimi yaklaşık %60 arttı.

Şimdi neden organik gıdalar tüketmemiz gerektiğine değinelim.

Normal yollardan yetişmiş tarım ürünleri yediğiniz zaman bu ürünlerin yetiştirilmesinde kullanılmış böcek öldürücü, yabani ot öldürücü gibi birçok tarım ilacına da maruz kalıyorsunuz. Bu ilaçlar kimsayal zehirdir. Siz farkında olmasanız da bu zehirler her gün sağlığınızı yavaş yavaş yıpratmaktadır. Amerikadaki USDA adı altındaki organik ürün sertifikasyon programı üretici çiftçi ürününü tarım ilacı kullanmadan yetiştirdi demektir.

2004 yılında organik yiyecekler yemeye başladığımda organik yiyecekler çok pahalıydı ve şehirde sadece bir markette satılıyordu. Günümüzde birçok markette organik ürün satan reyonlar bulunmakta. 2004 ten bugüne birçok şey iyileşti ama yine de aparatif ve abur cubur yiyeceklerden organik sebze meyveye geçmek gıda masraflarınızı büyük ihtimalle artıracaktır. Ama organik gıda tüketmeniz için bütçenizi ayarlayıp hayatınızda bazı şeylerden feragat etmeniz gerekiyorsa emin olun buna değecektir. İki küçük odası olan bir evde yaşadım, kablolu TV servisimi iptal ettirdim ve gerçekten çok kanaatkar yaşadım çünkü paramı harcayacağım en önemli şeyin sağlıklı gıda ürünler olduğuna karar vermiştim. En sağlıklı ürünü almak en büyük önceliğim olmuştu. Sizlerin de kafanızda aynı değişimi yapmanızı öneririm. Sağlığınız için yapacağınız yatırım, bu örnekte yiyeceklerinizi organik seçmek, kendiniz için yaptığınız en iyi yatırım olacaktır.

Nihayetinde sağlıklı yiyerek sağlıklı kalmak hasta olmak ve hastalıklarla boğuşmaktan daha ucuzdur.

Organik yani tarım ilacı kullanılmadan yetiştirilmiş sağlıklı gıdaları satın almak hastane veya doktor ücreti ödemekten kat kat daha ucuzdur.  Örnek vermek gerekirse 2004 yılında geçirdiğim bağırsak kanseri ameliyatında sigortanın karşıladığı haricinde cebimden çıkan para 17 bin doların üstündeydi.

İçme suyunun öneminden bahsedelim.

Çoğumuz temiz su bulup içe bildiğimiz için kendimizi şanslı saymalıyız. İçtiğimiz şebeke suyu zararlı bakteri ve parazitlerden arındığı için temiz sayılır fakat hala vücudumuz için toksik olabilir. Amerikada ve dünyanın çoğu yerinde şebeke suyu klorin ve florid ile ilaçlanır. Maalesef bu iki kimyasal kanser gelişmesine ön ayak olabilecek iki zehirli kimyasal maddedir. İçtiğimiz suya eklenen klorin kimyasal ismi sodyum hipoklorit (sodim hypochlorite) yani bildiğimiz çamaşır suyudur. Evet, içtiğimiz suya gerçekten çamaşır suyu katılıyor. Bu insanlığı yok etmek için karanlık güçlerin düzenlediği bir tezgah değildir. Suya çamaşır suyu katılıyor çünkü zararlı bakterilerin yok edilmesi gerekiyor ki bu önemli bir şey. Fakat problem bakteriyi öldüren bu kimyasalların vücudumuza girmesi ki bu vücudumuz ve sağlığımız için gerçekten zararlı.

Kesinlikle filtrelenmiş su içmelisiniz.

Sularımıza katılan florid de tamamen gereksiz bir şeydir. Floridin şebeke suyuna katılma kararının verilmesi de çok ilginç. Alüminyum ve fosfat gübre üreten firmalar üretim sonucunda ortaya çıkan toksik florid maddesinden kurtulmak için dahice bir fikir buldular. Bu firmalar Amerikan hükümetini gübre üretiminde atık madde olarak ortaya çıkan floridin şebeke suyuna eklenmesinin toplumun diş sağlığı açısından faydalı olacağına ikna ediyorlar. Halbuki floridin dişinizi sağlıklı yapacağı tamamen bir düzmecedir. İşin açıkçası ben, eşim ve iki çocuğum son 12 yılda florid içeren şebeke suyu içmedik, floridli diş macunu kullanmadık ve ağzımızda hiçbir dişte çürük olmadı.

2016 yılında 5 yıl aradan sonra ilk defa diş doktoruma gittim ve doktorum dişlerimin ne kadar sağlıklı olduğundan bahsetti durdu. Sağlıklı diş sağlıklı bir diyetten gelir. Floridin koruyucu etkisini yediğiniz sağlıklı meyve ve sebzelerden zaten alacaksınız. Şebeke suyundaki tek sorun klorin ve florid değil. Ayrıca sanayi atıkları, içme suyuna karışan hayvansal atıklardaki antibiyotik ilaçlar, tarım ilaçları ve dağıtım ağındaki metallerden gelen kurşun ve demir pası da suyumuzu zehirlemekte.

Kuyu suyu bile içiyor olsanız bile suya karışan maalesef yüzlerce madde var. Dolayısıyla evinizde kullanacağınız iyi bir filtreleme sistemi satın almanızı tavsiye ederim. Çoğu filtreleme sistemi sadece klorin ve bazı ağır metalleri filtreleyebilir. Ters ozmoz sistemleri ve diğer arıtıcı sistemler hemen hemen her şeyi filtreler ama dikkatli incelerseniz kolayca bulunan ve musluklara takılan filtreleme sistemlerinin çok iyi arıtmadığını görmüş olursunuz.

Diyetten bahsettik şimdi yaşam tarzından bahsedelim. En uzun ve sağlıklı yaşayan toplumlardan çok farklı bir yaşamımız var. En büyük farklılık ise hayatımızın oturarak, hareketsiz geçmesi. Vücudumuzu gerektiği kadar hareket ettirmiyoruz. Oturmak günümüzün sigara alışkanlığıdır diye bir söz var çünkü günümüzde çalışan kesimin çoğu ortalama 8 yada daha uzun süre oturmaktadır ve bu hareketsizlik hastalıklara davettir. Hareket ettiğiniz zaman vücutta kan ve lenf dolaşımını güçlendirirsiniz. Hareket etmek sağlık için inanılmaz önemlidir. Bunun için tek yapmanız hareket etmektir. Küçük değişimlerle bu yapılabilir. Her gün asansör ile çıkmaktansa arada bir merdivenleri kullanabilirsiniz, bir dans kursuna yazılabilirsiniz. Kısaca yürüyüş, koşu, yoga, kaya tırmanışı, karate gibi aklınıza ne gelirse yapabilir hareket ederek sağlıklı kalabilirsiniz.

Vücudunu her gün hareket ettirmen gerekir.

Bir sonraki yazımızda bağışıklık sistemini güçlendirmek için hangi egzersizleri yapmak gerektiği, ne sıklıkla egzersiz yapmak gerektiği, ne tür egzersizlerden kaçınılması gerektiği ve en optimal şekilde uykunuzu almanız için püf noktaları vereceğim. Bir diğer önemli nokta ise alkol ve uyuşturucu madde bağımlılığı gibi kötü alışkanlıklar. Bu alışkanlıkların sağlığı yok ettiğini biliyoruz. Ama akla gelmeyen bir kötü alışkanlık ise ilaçlara olan bağımlılık. Günümüzde aşırı ilaç tüketimi çok büyük bir problem teşkil ediyor.Reçeteyle yazılan tüm ilaçların yan etkileri vardır. Başlangıç olarak şunu iyi bilmeliyiz ki bu ilaçlar vücudumuzun en önemli detoks organı olan karaciğerimiz için çok yorucu ve dolayısıyla karaciğerimiz için zararlı maddelerdir. Karaciğeri iflas etmiş insan maalesef ölmeye mahkumdur. Bunun için karaciğerinizi gözünüz gibi koruyup zarar verecek tüm maddelerden, alışkanlıklardan uzak durmalısınız. Sıklıkla kullanılan tansiyon ilaçları, kolesterol ilaçları, depresyon ilaçları uzun süreçte vücuda zarar verir. Amerika da ilaç firmaları TV reklamlarına büyük paralar harcamaktadırlar. Eğer bu reklamları dinlerseniz reklamın en sonunda “bu ilaç bazı kanser hastalıklarına yol açabilir” şeklinde üstünde fazla durulmayan bir açıklama içerir.Bunlar doğum kontrol ilaçları, kısırlık ilaçları, hazımsızlık ilaçları yada hormonal dengesizlik için alınan ilaçlar olabilir. Reçete ile yazılan her türlü ilaç bir soru kaynağıdır ve ilacın prospektüsünün dikkatlice okunması ve ilaç kullanmaya bilinçli yaklaşılması gerekir.

Eğer birden fazla reçeteli ilaç alıyorsanız bunların vücudunuza zarar verme ihtimali maalesef katlanacaktır çünkü bu ilaçların kimyasal içerikleri arasında sinerjik etkileşim olabilir ve ortaya çıkan toksisite yani zehirlenme artabilir. İlaçların bizi nasıl olumsuz etkilediğini göstermek için söyle bir örnek verelim: Melatonin vücudumuzun sadece uyurken ürettiği ve kanser önleyici bir hormondur. Araştırmalar ile kanıtlanmıştır ki şu anda piyasada sıklıkla satılan ve kullanılan ilaçlardan en az 100 tanesi melatonin hormonun üretilmesini bastırır. Reçeteli ilaç kullanan bazı insanların geceleri uyuyaması (insomni) melatonin hormonu üretiminin engellenmesi ile izah edilebilir. İlaç kullanmasanız bile eğer geceleri geç saatlere kadar çalısıyorsanız uykunuzu yeterli almıyorsunuzdur. Eğer işkolik iseniz ve günde 18 saat çalışıp 6 saat uyuyorsanız bunun bilincinde olmasanızda vücudunuz kronik uykusuzluktan tahrip olma yolundadır ve ilerde sağlığınızın kötüye gitme ihtimali çok yüksektir. Unutmayın ki sadece uyku esnasında üretilen melatonin kanser önleyici ve iyileştirici özelliği olan çok önemli bir hormondur.

İlaçlardan kurtulmanın zor olacağını biliyorum. Hatta reçete ile verilmiş ilaçları birden kesmenin hayati tehlike oluşturma ihtimalini de anlıyorum. Eğer sağlık durumunuz ciddi ise doktorunuz ile konusmanızı, orta ve uzun vadede ilaç miktarını azaltmak istediğinizi doktorunuzla paylaşmanızı tavsiye ederim. Eğer ilaçları yada ilaçların dozajini azalttığınız zaman kendinizi yorgun ve hissiz hissediyorsanız bu vücudun ilaçlara olan alışkanlığını kırmasının bir göstergesidir. Vücudunuz ilaçların yarattığı toksinlerden arındıktan sonra kendinizi normal hissetmeye başlayacaksınız.

Kanser ve diğer kronik hastalıkları tetikleyen kötü alışkanlıkların üzerinden tekrar geçelim. Sigara,alkol, uyuşturucu maddeler, reçete ile verilen ilaçlar, hareketsizlik ve uykusuzluk. Kanser tanısı konulduktan sonra kendi tüm negatif alışkanlıkları hayatımdan çıkardım. Bazılarınız için bu oldukça zor bir adım olabilir fakat sakın yılmayın. Ben başardım ve sizler de yapabilirsiniz. Bir sonraki bölümlerde bunların üzerinden adım adım gideceğiz.

Tekrar en başa dönersek: sağlık için üç temel vardır: diyet ve hayat tarzı, çevresel kirlenme ve stres.

Şimdi iki numaralı etkenden bahsedelim: çevresel kirlenme

Toksik kimyasallar ile dolu bir dünyada yaşıyoruz. Çevremizde insanoğlunun ürettiği 80 binden fazla kimyasal madde çeşidi var. Hükümetlerimiz her geçen gün insan sağlığına uygunluğu test edilmemiş binlerce yeni kimyasal maddenin üretilmesine izin veriyor. Endüstiriyel üretimde, tarımda ve ilaçlarda kullanılan kimyasalların bazılarının kanserojen yani kanser yapıcı olduğu biliniyor. Açıkcası kansere yol açan kimyasal maddeler ile farkında olmasak da iç içeyiz. Benzin yakan araç kullanımı ve endüstiriyel atıklardan gelen çevre kirlenmesi de vücudumuzun tabi kaldığı zehirli kimyasalları büyük ölçüde artırıyor.

Los Angeles kentindeki hava kirliliğini Amerikada yaşayanların çoğu duymuştur. Fakat Los Angeles’ın dünyanın en kirli ilk 1000 şehri içersine girmediğini düşünürseniz diğer ülkelerde yaşayanların durumunun ne kadar vahim olduğunu anlarsınız. Hindistan, Suudi Arabistan, Çin gibi yerlerde bazı şehirlerde hava kirliliği çok ciddi oranlardadır. Bu kirli havayı soluduğunuz ve ciğerlerinize aldığınız zaman sağlık sorunları yaşamanız oldukça olağandır. Dolayısıyla yaşadığınız çevreyi iyice değerlendirmelisiniz. Hava kirliliği olan bir şehirde mi yaşıyorsunuz? Etrafınızda üretim yapan tesisler, hava alanı var mı? Şehir dışında yaşadığımız da sağlıklı bir ortamda yaşadığımızı zannederdik. Halbuki tarım arazilerinin, çiftliklerin yanında yaşıyorsanız bile hava kirliliği olmayabilir ama tarım ilaçlarından gelen kirli havayı soluyor olabilirsiniz.

Çalışma ortamınız da toksik olabilir. Eğer kimyasalların, boya, parlatıcı, plastik gibi şeylerin olduğu bir ortamda çalışıyorsanız ve çıkan tütsü ve dumanı soluyorsanız maalesef potansiyel, kanser yapıcı maddeleri vücudunuza alıyorsunuz. Eğer benzin, yağ, antifiriz, egzoz gazı ile iç içe çalışan araba tamircisi iseniz tehlikedesiniz. Kuaförde çalışan insanlarda kanser oranının daha yüksek olduğunu biliyor muydunuz: nedeni ağartıcı, boya, saç spreyi, tırnak boyası ve estetik için kullanan yüzlerce kimyasal maddeleri solumalarındandır. Eğer kağıt baskısı yapan kitaplık gibi bir yerde çalışıyorsanız buharlaşan mürekkep ve diğer kimyasallar sizi kanser tehlikesine maruz bırakmaktadır.

Kuru temizleme için kullanılan kimyasal maddeler de oldukça toksiktir. Bana kanser teşhisi konulduktan sonra evimin altından geçen yeraltı suyunun toksik olduğunu ve bu suyun evimden hemen iki adım ötede bulunan kuru temizlemeciden gelen kimyasal atıklarla zehirlendiğini öğrendim. Kısacası gerek iş yerinde gerek evde karşımıza çıkan toksik kimyasallar konusunda bilinçlenmeli ve bunları hayatımızdan olabildiğince çıkarmalıyız.

Evimize ferah bir hava versin diye kullandığımız tütsü, mum ve deodarantlar güzel kokabilirler ama bunlar da toksik kimyasallarla doludur. Bunlardan vaz geçmelisiniz. Aynı işlevi yerine getirmek için uçucu yağ (essential oil) kullanmanızı öneririm. Tüm bunlara dikkat ederken bir önemli konu da kullandığınız şampuan, deterjan, sabun gibi temizlik malzemeleri. Bunlar için de doğal ve toksik kimyasal içermeyen alternatiflere yönelmelisiniz. Amerika da satılan ürünlere örnek vermek gerekirse doğal ürün satan firmalar Dr. Bronner’s, Earth Friendly ve Ecoverdir.

Bir diğer dikkat edilmesi gereken şey evinizde rutubetlenme ile oluşan küflenme ve radon gazi. Toksik olan küflenme sizi hasta yapabilir. Radon gazı ise sigaradan sonra akciğer kanserinin ikinci nedendir. Sigara içmeyen akciğer kanseri vakalarının yüzde 10’undan fazlasının radon gazına maruz kalmaktan ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. Evinizde kendi kendinize yapabileceğiniz küf ve radon test kitleri satın alınabilir. En son olarak vücudunuza dışarıdan gelen toksinler haricinde vücudunuza koyduğunuz toksinlere değinmek gerekir.

Teninizin üstüne ne koyarsanız teninize nüfuz eder.

Üzerinde çok düşünmediğimiz bir konu var ki o da derinizin üstüne koyduğunuz her türlü losyon, krem, make-up, toner derinizden emilip kanınıza karışır. Kişisel bakım ürünlerinde kullanılan birçok madde denetimden geçmemiş kimyasallardır. Bu ürünlerin çoğunda kansere yol açtığı bilinen formaldehyde ve endokrin sistemini bozduğu bilinen phtalate ve paraben kimyasalları kullanıldığı da bir gerçektir. Kimyasallar ile dolu bu kişisel bakım ürünlerinin uzun vadede insan sağlığına ne derece olumsuz etki yaptığını bilmenin imkanı yoktur. Yani bu ürünleri bilinçsizce kullanarak kendimizi bir nevi laboratuvar faresi yerine koymaktayız.

Altını çizdiğimiz konu yaşlısı genci herkesi endişelendirmeli. Özellikle bayanlar bu konuya dikkat etmelidirler çünkü bayanlar çok daha fazla bakım malzemesi kullanmaktadırlar. Yapabileceğiniz en iyi şey test edilmiş, onaylanmış ve içerisinde toksik kimyasallar kullanılmayan ürünlere yönelmenizdir.

Toksik olmayan temizlik ve bakım ürünlerini Çevresel Çalışma Grubunun (Environmental Working Group) web sitesinden (http://ewg.org) araştırabilirsiniz. Bu web sitesinde arama yapabileceğiniz binlerce ürün listelenmiştir. Temiz, toksik olmayan ev ve kişisel bakım ürünlerini incelemek için muazzam bir kaynaktır.

Eğer kanser hastasıysanız veya kanserden kaçınmak istiyorsanız vücudunuzu maruz bıraktığınız toksin miktarını olabildiğince azaltmalısınız.

Her küçük adım önemlidir. Bu yazının başında da söylediğimiz gibi kanser hayatımızda ve ruhsal dünyamızda birden farklı sağlık bozucu etkenlerin bir araya gelmesi le oluşur.Bu zararlı maddelerin yada zararlı alışkanlıkların, düşüncelerin bize verdiği zararların boyutunu düşünürseniz hayatımızda yapacağımız her küçük değişikliğin önemli olduğunu kavrarsınız.

Vücudunuz detoks yapmak için ne kadar çok çalışırsa, kanserle mücadele etmek için o kadar az enerjiniz olacaktır.

Devamlı bir şekilde aşırı kalori tüketiyorsanız ve vücudunuza aşırı bir şekilde toksin girmesine izin veriyorsanız vücudunuzun savunma sistemleri en sonunda iflas edecektir. Tıpkı bir üretim bandında olduğu gibi eğer herkes durmaksızın çalışırsa mutlaka bir yerlerde hatalar olacaktır, problemler çıkacaktır.

Hemen yapabileceğiniz değişiklikler vardır. Mesela her gün kısa bir sürede olsa egzersiz yapmak, organik ürünlere yönelmek, evinizde kullandığınız bakım ve temizlik ürünlerinde insan sağlığına daha uygun ürünler kullanmak gibi. Reçete ile verilmiş ilaçlardan kurtulmak, iş veya çevre değiştirmek gibi diğer değişimler zaman alacaktır. Unutmayın ki kanserle mücadele bir süreçtir. Amacımız bir çırpıda mükemmel olmak değil adım adım ilerleme kaydetmektir.

Atılan her küçük adım zaman içerisinde büyük değişime ön ayak olacaktır.

Yapmanız gereken değişiklikleri göz önünüzde büyüterek vazgeçmemelisiniz. Bir yapılacaklar listesi hazırlayıp hemen kolları sıvazlamalısınız.

Kaynak: Kanseri Yenelim bu domain şuan aktif olmadığından dolayı ulaşamayabilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz